|
Bu sözler, çok kısa bir süre sonra öleceğini bildiği halde, genç yaşına rağmen hayatın acımasız gerçeklerini, görmüş geçirmiş olgun bir insan gibi kabullenen Kızılderili bir savaşçıya ait. Daha doğrusu bu sözlerle anlatılmak istenenler, Kızılderililerin hayat felsefelerinin de bir parçası. Forrest Carter’ın yazdığı, Dağlardan Sorun Beni adlı kitapta efsanevi Kızılderili reisi Geronimo’nun hayat hikâyesi anlatılıyor. Geronimo ile birlikte sayıları giderek azalan, günlerce aç-susuz ve yorgun bir şekilde mücadele veren kadın, çocuk ve savaşçı erkekten oluşan, sadece üzerinde yaşamlarını sürdürmek istedikleri bir avuç toprak parçası arayan Kızılderililerin gerçek hayat hikâyesi... Çok bildik, tanıdık gibi geliyor. Ama yaşananlar öylesine acımasız ve haksız ki insanın isyan edesi geliyor. Adına özgürlükler ülkesi denilen bu günün süper gücünü, kimlerin özgürlüğünün üstünde yükseldiğini, kimlerin bedenini-ruhunu satın aldığını, adım adım yerlilerin türlü hilelerle aldatılıp katledildiklerini tüyleri ürpererek okuyor insan. Çocukluğumuzun Hollywood filmlerinde kafa derisi yüzüp çocukları ve kadınları kaçıran vahşi yerliler olarak tanıtılan Kızılderililerin sadece topraklarını ve yaşamlarını korumak adına savaşan, kendilerine uzanan beyaz adamın elini dost zannederek tutan ve köylerine buyur eden, sorgusuzca sözlerine inanan onurlu insanlar olduklarını bilemedik önceleri... Onlar, atlarının üstünde tepelerden aniden beyaz adamın karşısına çıkıp -bir süre kımıldamadan durduktan sonra- aniden çığlıklarla saldırıya geçen merhametsiz yabancılar olarak tanıtıldı bize. Uzun saçlı, yüzü boyalı, küçücük çadırlarının içinde barış çubukları tüttürüp asık suratlarla oturan yerlilerin dillerini de bilmiyorduk ki. Anlaşılmayan sözler her zaman korkutucu ve etkileyici oluyordu. Bilinmeyenin korkunç göründüğü gerçeğini çok iyi biliyordu yapımcılar. Hep haklıydı genç ve yakışıklı kovboylar. Biz de onlarla birlikte üzülüyorduk; keskin nişancı bir savaşçının okuyla atından bir kovboy düştüğünde havalara sıçrıyorduk tek bir Kızılderili kalmayana dek kayalıklarda süren mücadeleyi seyrederken. Güneş batarken kovboy atını muhteşem manzaraya doğru sürüyor, sigarasını yakıp sponsoruna olan görevini yerine getirip kendisine özenenlere gerekli mesajı da verdikten sonra, incelip uzayan bir görüntü ve müzikle sonlanıyordu film. Biz de pazar sabahı kahvaltımızı bitirip sokağa çıkıyor, kimimiz John Wayne, kimimiz Clint Eastwood olup onların bıraktığı yerden devam ediyorduk Kızılderili avlamaya. Saçlarına taktıkları kuş tüylerine, sadece belli bölgelerini örten hayvan postlarının dışında çıplak kalan bedenlerine, küçümseyerek bakıyorduk. Ne de olsa giydiğimiz rengârenk kıyafetlerle onlardan daha medeniydik. Oysa medeniyet diye bize yutturulan acımasız maskenin üstümüze nasıl yapışıp bizi de kendine benzettiğini, insanları öldürmenin hep haklı gerekçelerini dinleyip hiçbir gerekçenin yaşam hakkını bir canlıdan almayı haklı kılmayacağını çok sonraları anlayacaktık. İnsanın, inanarak büyüdüğü bazı gerçeklerin yalan olduğunu öğrendiği an bir tokat iniyor ensesine, acıtarak. Sizi tamamıyla örttüğünü düşündüğünüz giysiler sıyrılıveriyor üstünüzden ve ayıpları örtmez oluyor artık. İşte o zaman oturup düşünüyor insan. Bir yerlerde bir yanlış yaptık, diye. Maalesef insanlık tarihi yanlışlar, ayıplar, çıkar uğruna savaşlar ve katliamlarla dolu. Bu katliamların en büyüklerinden biri de Kızılderililere yapılmış. Kendileri ve doğa ile böylesine dost yaşayıp değişmeden kalabilen ve bana göre onur kelimesinin en çok yakıştığı bu insanlar, belki de dünyada onuru ve özgürlük kavramını en çok sahiplenen insanlar tarafından onursuzca yok edildiler. Önce ayak bastıkları kıtaya dost olarak geldiğini söyledi beyaz adam. Rengârenk kumaşlar, hayatı kolaylaştırdığını söyledikleri bir sürü alet ve yerlilerin şimdiye kadar kullanmadıkları ve kullanmak istemedikleri parayla tanıştırdılar kısa zamanda. Elleriyle yaptıkları viski ile değiş tokuş edildi mallar. Ardından, bereketli topraklara dikildi gözler. Önceleri yavaş yavaş sürerken bu sinsice ilerleyiş, kısa sürede sahip değiştiren vatanlarında -ne olduğunu anlayamadan- tutsak oluvermişlerdi. Sayısız anlaşma ve verilen sözler –nedense, yanlış anlaşılma, diyerek ya da açıklama gereği duyulmadan- çiğneniyor, giderek daha verimsiz topraklara sürülüyor Kızılderililer... Coğrafyaları ile birlikte yaşam şartları da zorlaşıyor... Kanlarının son damlasına kadar onurlu bir şekilde savaştı Kızılderili halkı. Onurunu korumak için savaş boyalarını sürdü yüzüne ve eşiyle çocuklarını kutsal bildiği topraklarında bırakıp “Ölmek için güzel bir gün” diyerek çıktı çadırından. Tüfeğe karşı okuyla, eğitimli ve zamanın modern silah gücüne karşı baltası ile korudu onurunu. Ama eğilmedi beyaz adamın önünde. Ağlamadı, döndüğünde köyünü yakılmış bulduğunda. Sustu ve savaştı. Gizlendikleri yerleri bulmak için, yine kendileri gibi yerlileri kullandı kıtanın yeni sahipleri. Çünkü, beyaz adamın burnu sadece para kokusunu almak için gelişmişti. Hiçbir canlının gerçek kokusunu alamıyor, izini süremiyorlardı. Doğaya ve kendine yabancılaşmış, gözlerinden öfke ve nefret yayılan, ama kendinden emin ve ne yaptığını çok iyi bilen insanlar vardı karşılarında. Yenidünya, beyaz adamla yeni bir geleceğe yelken açarken, geride oranın gerçek sahiplerini toprağın derinliklerinde sonsuza dek gizledi. Onlardan geriye film sahnelerinden hatırladığımız görüntülerle (ki çoğu gerçeği yansıtmıyor) günümüze kadar varlığını koruyabilmiş, her okuduğumuzda bizi düşünmeye sevk eden bilgece atasözleri kaldı. Asimile edilen, vatanlarından sürülen, katledilen diğer ezilen halklar gibi onlar da insanlık tarihinin giderek büyüyen kara deliğinin içine çekilip kaybolup gittiler. Bu sonsuz karanlığın içinden belli belirsiz bir ses duyuluyor, kulak verin! Kızılderili bir kız çocuğu nehir kenarında oynuyor çırılçıplak. Buz gibi suyun içinde kardeşlerine su atıyor neşeyle. Küçük kahkahalar atıyor, su bedenine değdikçe. Ne kadar masum ve ne kadar doğal, tüm çocuklar gibi. Ama diğerleri kadar şanslı değil maalesef. Bilmiyor az sonra başına gelecekleri. Toprakta bir uğultu duyuyor ve hafif bir sarsıntı. Dörtnala at sesleri geliyor kuzeyden, kendilerine doğru. Ama babalarınınkine benzemeyen o ses, o bildik sıcacık kavuşmayı değil, nefreti ve yok etmenin soğukluğunu getiriyor beraberinde. Ne olduğunu anlayamıyor bile. Sadece yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu hissediyor, annesi ve diğer kabile üyeleri kırmızıya boyanarak yere düşmeye başladıklarında. Nehrin içine doğru koşmaya çalışıyor ama öyle küçük ki bacakları, onu kurtaramıyor peşindeki beyaz Azrail’den. Havaya kaldırıyor bedenini canını acıtan iki kelepçe gibi el ve fırlatıyor havaya. Son gördüğü ise kendisine doğru uzanan sivri, keskin bir kılıç oluyor. Şaşırıyor küçük Kızılderili kız, kılıcın üstünde parıldayan güneşin ışığı, gözlerine vurunca...
» 3 Yorumlar
1"İt's goo day ??????." de Cuma, 30 Mayıs 2008 07:58
Yanlış bir aksan bugüne bakın nasıl gelmiş... Bilirmisiniz bilmem, lafın orjinali: "It's a good day to die" diye bilinir. Evet tercüme edildiğinde "Ölmek için güzel bir gündür" Ama Geronimo o gün bunu demedi, demek istemedi. Sadece onunla bu konuşmanın arasında geçtiği kişi İngiliz kökenli olduğundan ve o ingilizin amerikalılara bu lafı iletmesinden kaynaklandı bütün sorun. Gerenimo, evet bir savaşçıydı belki, ama ölmek istemiyordu her insan gibi. Yazıldığında "to die" kelimesi ölme
2"It's a good day ?????." de Cuma, 30 Mayıs 2008 07:58
evet "to die" ölmektir ve "to day" diye okunur, sesi böyledir. Bu arada amerikalılar "bugün" sözcüğüne "tudey" derler ses olarak. ama İngilizler "today" derler ses olarak. Geronimo aslında ogün "Bugün güzel bir gün" (It's a good day today) dedi. İngiliz bunu böyle algıladı, ama bunu Amerikalıya tuday diyesöyleyince ses olarak, amerikalı onu "to die" zannetti yani ölmek zannetti. Evet tarihi yanılgı işte budur. Kızlderili=Ölmek. RedNeck (Kırmızı enseli amerikalılar) lerden
3"bir solukta okuduk" de Pazartesi, 30 Haziran 2008 08:14
gerçekler asla saklanmıyor. binlerce kilometre uzakta olsak da, çocukluğumuz amerikan propagandasıyla geçmiş olsa da. çünkü insanız. insan olmakla mazlum ile zalimi birbirinden ayırt edebiliyoruz. yazınızı bir solukta okuduk. tüylerimiz diken diken olarak... kızılderililerin başlarına gelenler ancak bu kadar temiz anlatılabilir. yada eli kanlı amerikalıların yaptıkları en fazla bu kadar kalp medenice anlatılabilir. elinize sağlık.
» Yorumu Gönder
|