|
Ben ilk kez, şarkılarda öğrendim sevmeyi. Küçük bir kızken babamın yumuşacık sesiyle söylediği o nihavent makamında şarkıda gizliydi sevginin gücü. “…Beni mecnun ettin, sen de olasın. Aşkımı inkâr edersen, Allahtan bulasın”. Demek böyle bir şeydi sevmek. İnsana kim olduğunu, ne olduğunu unutturacak kadar güçlü. Ama bir o kadar da yaralayıcı ve kahredici olmalıydı. Ki “…kendim ettim kendim buldum, gül gibi sararıp soldum, eyvah!” derken bile pişmanlığın ve reddedilmişliğin gerisindeki güçlü duyguyu hissediyordu insan. Yoksa sadece bir pişmanlık böyle bir şarkıyı yaptırabilir miydi insana? Eğer altı yaşında öğrenip “işte en sevdiğim şarkı bu“ demeseydim, gökyüzünde yalnız gezen yıldızları, yukarıda bir yerlerde asılı duran başıboş gezegenler sanacaktım. Onların fırtınalı bir gecede aşığa yol gösteren fenerler olduklarını bilemeyecektim hiçbir zaman. Âşıkların en yakın dostu ve şahidi olduklarını da. Tüm sevgi fısıltılarını bir sır gibi saklayıp o aşkların ışığıyla daha bir güçlü parladıklarından da haberim olmayacaktı. Ne çok şey öğretmişti şarkılar bize, biz farkında olmadan. Kıskanmayı, nefret etmeyi, aşkını ifade etmeyi. Utançtan kıpkırmızı kesilirken sevgilinin eli elimize değdiğinde, şarkılar yetişiyordu hemen imdada. Mırıldanmak yetiyordu içimizde kopan fırtınaları dindirmeye. Ayrılık acısına da birebirdi, “…boğazına düğümlenen hıçkırık olayım, unutma beni, unutama beni”, derken, biten ama yüreğin en derinlerinde hala taptaze duran bir yarayı anlatıyorduk sevgiliye. "Kırılsa da kanadımız, asiye çıksa adımız, duyan duysun, bilen bilsin gülüm. Böyledir bizim sevdamız" derken şarkılar, dünyada bizim bildiğimizin dışında da sevdalar olduğunu, onların da en az bizimki kadar kutsal olduğunu ve gerekirse uğrunda ölüneceğini öğrendik. Ben seni ilk şarkılarda sevdim. İçimde uyanan kıpırtıları onlar hatırlattı bana. Güllerin içinden koşarak sana gelmek istedim. Ve senin beni orada bekliyor olmanı. Çünkü bahçenin sonunda seni bekleyen biri yoksa hiçbir anlamı kalmıyordu şarkılardaki o güllerin. Dinledikçe, yağmurlu bir havada birlikte ıslanmanın ne güzel bir şey olduğunu düşledim İstanbul sokaklarında. Yoksa, “bu sabah yağmur var İstanbul’da” derken gözlerini kapatıp böylesine kendinden geçer miydi insanlar. Ve zordu hayat. Öyle söylüyordu anne babamız. Kötüydü, acımasızdı. Her köşe başında bizi bekleyen bir canavar olmasa da kötülük kol geziyordu sokaklarda. Ama sadece bunlardan ibaret miydi hayat? O tozlu, taşlı, zorlu yolların içinde, kayalıkların arasından fışkırıveren çiçekleri de görmek gerekmiyor muydu? Her şeye inat- ben de varım- diye bağırırken onu fark edebilmek değil miydi insan olmak? Şarkılar en zorlu anlarda karşımıza çıkan çiçekler bana göre. Kimi zaman sığınacak liman, kimi zaman terkedilmiş bir aşığın teselli kaynağı. Kıvrak bir havada kurtları döküp! düşman çatlatmak da şarkılara özel, acını, derdini ağıt yapıp gökyüzüne savurmak da. Hayatın her deminde kendimizden bir parça bulduk onlarda ve kendimizden bir şeyler kattık onlara. Yoğrulduk, piştik, onlarla büyüdük. İlk gençlik yılları bitip orta yaş gelip çattığında yanımızda yine onlar vardı. Farkında olamasak da. Yetişmek için koşturup dururken bilinmezliğe doğru, geride bıraktığımız ne varsa bize dair, hatırlatıyordu şarkılar. Sözleri, müziği, ritmi ve ahengi ile işte diyordu, işte o sensin. Bırakma kendini hayat kavgası denen o girdabın içine. Yavaş yavaş boğulurken suların içinde, yaşamın böyle sürüp gittiğini ya da gerçek yaşamın böyle bir şey olduğunu sanma. İnsan olduğumuzu hatırlatıyorlardı bize. İnsan olmak sadece bu bedene sahip olmak değil, o bedenin içinde atıp duran yüreğin ne demek istediğini anlamak demekti. Oysa biz duyduğumuz o sesin , ne kadar çabuk geçtiğini düşündüğümüz saatin tik taklarından geldiğini sandık. Bir yerlerde yitirip, bize ait olduğunu çoktan unuttuğumuz o güzel duyguları gerçek sahibine vermek için çırpındılar. Tıpkı " Geçmiş değil bu gün gibi, yaşıyorum hala seni. Sen hep benim yanımdasın. Gündüzümde gecemdesin, çalınmasın söylenmesin, sen benim şarkılarımsın." diyen, bana göre en güzel ve anlamlı aşk şarkılarından birinde olduğu gibi. Bir ömür boyu sürebilecek aşkların varlığını tek başına hatırlatmaya yetmiyor mu şu birkaç mısra bile? Günlük tüketmeye alıştığımız her eşya gibi aşkı da ( ya da biz onun aşk olduğunu sandık) hızla bitirdiğimiz bu günlerde, taşıyıverdik şarkılara bu yeni moda alışkanlığımızı. Sıradan, günlük her hangi bir olaymış gibi bahseder olduk şarkılarımızda. Ben hala oralarda, o eski günlerdeyim. Beni ben yapan, içlerinde kendimi bulduğum ve kaybetmemek için sıkıca tutunduğum şarkılarda. Alışamadım bu günün plastik kokan ve bir kez kullanıldıktan sonra çöpe gitmeye mahkum tınılarına. Gözlerimi kapamadan dinlediğim ve bana kendimi hatırlatmayan tüm melodiler, anılarımda yer etmemek üzere siliniyor hafızamdan. Kızıyorlar bana, 'sen hala o yıllarda mı kaldın?' diye. Oysa, ben seni o şarkılarda sevdim. Bilmiyorlar...
» 8 Yorumlar
1"RUHUM SERİNLEDİ ADETA..." de Perşembe, 17 Temmuz 2008 12:53
Hanımefendi, özlü musiki nağmelerinden süzülen latif duygularınıza ve kuvvetli anlatımınızla sarmalanan yazı gücünüze sağlık!.. Bu puslu Felemenk diyarında ruhuma serinlik bahşettiniz; sağ olasınız... Kemal KIRAR
2"merhaba" de Cuma, 18 Temmuz 2008 06:31
ellerinize sağlık. çok güzel olmuş.
3"ah o eski şarkılar" de Cuma, 18 Temmuz 2008 06:37
Bende sen gibi o yıllarda kaldım arkadaşım. O yıllarda sevdik, o yıllarda içimiz çoştu ve üzüldük yine o şarkılarla. Dile koyamadığımız çok şeyin ifadesi idi onlar. Tarkanın dediği gibi şişirip şişirip patlatılan şarkılar değildi bizim şarkılarımız. Ellerine sağlık canım arkadaşım. Ve lütfen yazmayı sakın bırakma.Yüzünü gülümseten şarkılar senle olsun:)
4"ivedikoğlu" de Pazartesi, 21 Temmuz 2008 06:26
dilek hanım gerçekten beni çok uzun seneler öncesine götürdünüz.Daha ilk satırlarınızda çok derinlere indim.ne kadar yalın ne kadar güzel ve ne kadar içten anlatmışsınız.bugüne kadar 3 tane kitap yazdım şuan 3.sünü yazmak üzereyim.eşim ve ben sürekli arayış içindeyiz.yazılarınızla kitabımıza yardımcı olmak isterseniz
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
adresine yazılarınızı beklerim.kaleminiz gerçekten çok lezzetli.bararılarınızın devamını dilerim.
5"gerçekten okumaya değer" de Pazartesi, 21 Temmuz 2008 11:46
Mevsim başka mevsim, İklim başka iklimdi, Yapraklar sarardı hep, Güller kurudu şimdi. dilek hanım ne kadar güzel yazmışsınız.hemen bir çıktısını aldım ve çok az sayıda beğendiğim yazının yer aldığı dosyanın içerisine kaldırıcam ama öncelikle sindire sindire bir kaç kez daha okumak isterim.yüreğinize sağlık...
6"YÜREĞİNİZE sağlık!..." de Çarşamba, 23 Temmuz 2008 11:12
Ne kadar güzel ne kadar sade bir anlatım, insanı bambaşka diyarlara alıp gidiyor...O yıllarda yaşanan aşkların ve sevgilerin saflığını,içtenliğini ve çıkarsız olduğunu başka bir dilde ifade edilemezdi.YÜREĞİNİZE sağlık!...
7"Fikrimin ince gülü" de Pazartesi, 28 Temmuz 2008 10:13
Dilek hanım kendimdende bişeyler buldum yazınızda.Bende hala oralarda ve bende hala o eski günlerdeyim.Geçmişte dinlediğim ezagilerin bu kadar anlamlı olduğunu ve ne kadar eşsiz olduğunu öğreneli çokta uzun bir zaman olmadı gerçi.Ama insan sevmenin ve sevilmenin ne kadar güzel bir duygu olduğunu ve bu duygunun eşsiz şarkılarla ruha hitap etmesi kadar yararlı bir vitamin girebiliyormudur acaba ruhumuza.Çok güzel anlatmışsınız.Elinize ve emeğinize sağlık.Saygılarımla...
8Yorum de Çarşamba, 13 Ağustos 2008 07:17
Dilek Hanım yazınız mükemmel ötesi olmuş. Bana zamanda yolculuk yaptırdız. Ellerinize sağlık
» Yorumu Gönder
|