Bu bir veda değildi. Bir son... Hayır. Bilinmezliğe açılan kapının başına gelmişti sadece. Yıllardır aradığı sorunun cevabını az sonra öğrenecekti. Geçmişte yaşadığı ne varsa kendine dair, hepsini geride bırakıyordu işte. Anlamı kalmamıştı hiçbirinin. Herkesin hakkında bir şeyler söylediği, düşündükçe insanın içini titreten ve tüm inançların aslında uğruna kurulduğu o gerçeğin ne olduğunu öğrenecekti. Sıkıca tuttuğu kola baktı son kez. Yaşam bir film şeridi gibi geçmiyordu gözlerinin önünden. Sadece tek bir kare vardı büyütülmüş ve dondurulmuş. Koskocaman bir soru işareti.
Pişmanlıklar, keşkeler, acabalar, iyikilerle örülü bir yaşam burada sona eriyordu. Babasının, onun babasının, yedi sülale ceddinin, nice padişahların, büyük büyük adamların gelip de önünde durdukları ve sıradan bir insandan hiçbir farkın kalmadığı kapı bu muydu?
Belki şimdi kendisi için düşünme zamanıydı. Zaman? Nasıl da hoyratça harcamıştı zamanını. Sanki sonsuzdu yaşamı. Ölüm denen o soğuk gece hiç uğramayacaktı yanına. Güneş hep onun için doğacaktı penceresinden. Gün doğacak, yaz geçecek, güz yağmurları ile birlikte erken çökmeye başlayacaktı akşam. Televizyonun karşısına geçip keyifle koltuğuna oturacak ve orta şekerli kahvesini yudum yudum içecekti. Ama sonu gelmeyecekti hiçbir zaman. Hep yapılan sıradan konuşmalarda olduğu gibi, ölümün bir gün kendi başına da geleceğini söyleyecek, şöyle bir duraksayıp düşünürken suskun kalacak ama sonra karnının acıktığını fark edip evinin yolunu tutacaktı. Böyle bir şeydi yaşam. Başka türlüsünü düşünmek de zulüm olurdu zaten. Her an yaklaşan sonun fikri ile hayattan zevk almak şöyle dursun, ıstıraba dönüşürdü geçen her dakika. Bunca güzellik, eğer koklanmayacaksa rengârenk çiçekler ne içindi? Günah zırhına sarılı ve uzaktan bakılıp iç geçirmek için miydi çölün ortasındaki seraplar?
Günah denen o zehirli ama aynı zamanda sihirli elmayı ne zaman ısırmıştı ilk kez? Hatırlamıyordu. O kadar çoktu ki, sayısını unutmuştu. Yüreği sıkıştı birden. Sanki bir el göğüs boşluğunun tam ortasına kuvvetlice vuruverdi ve sarsıldı. Pişmanlık mıydı yoksa bu? Artık uzatmanın anlamı yoktu. Az sonra herkesin merak ettiği ama öğrenmek için hiç de acele etmediği o nihai sona erecekti. Sıkıca kavradığı kapıyı hızla açıverdi. Gözlerini neredeyse kör eden, beyaz mı mavi mi olduğunu anlayamadığı kuvvetli bir ışık vurdu gözlerine. Aynı anda da şiddetli bir acı, göğsünde. Sanki nefes alamıyormuş gibi ve her aldığı solukla içine acıyı hapsediyormuş gibi. Işığın içindeki karaltılar netleşmeye başladı yavaş yavaş. Beyaz parlak bir ışığı arkasına almış, maviler giymiş bir adam ona doğru eğilmişti. Gülümsüyor muydu? Burası cennet miydi? Onca günahından sonra affedilmiş , kutsal kitaplarda yazan ve okuyanın uykularını karabasana çeviren bitmek bilmez alevlerden nasıl olmuş da kurtulmuştu? Yoksa Arafta mıydı? Ne cennet ne cehennem, ikisi arasında kalan o yüce dağın tepesinde sırasını mı bekliyordu?
Çok geçmeden anladı nerede olduğunu. Kendine doğru eğilen adamın doktor, göğsündeki sıkıntının, onu son yolculuk vaktinin henüz gelmediğini kanıtlarcasına Azrail’in elinden almaya çalışan kalp masajı olduğunu anlayıverdi. Gülümsedi. O büyük kapı, önünde hissettikleri geride kalmıştı işte. Bir hastane odasında, çırılçıplak, bedeni ve içinde yalnızca kendi bildiği sırlarıyla uzanmış yatıyordu.
Ne kadar kalırdı acaba burada? Ne çok şey vardı yapacak. Uzun zamandır ertelediği tatilin planını yapabilirdi ailesiyle. Annesini ziyaret edip dizinin dibine çocuk gibi oturmak geçti içinden. Ve ihmal ettiği pek çok şey sıralandı gözlerinin önünden. İkinci bir yaşam şansı sunulmuştu kendisine. Hatalarını düzeltebileceği, daha iyi bir adam olup, pişmanlıklarını gidereceği ikinci bir bahar.
Şimdi bir sürü perhiz verip hayatımı zindana çevirirler, diye bir düşünce geçse de bir saniyeliğine, kovdu hemen kafasından. Değil mi ki yaşıyordu, nefes alıyordu, katlanırdı her şeye.
Yaşamak güzeldi. Kapının ardındakiler, biraz daha bekleyebilirdi...