|
BİR PORTREİSTANBUL’A HAS KABADAYILIĞIN SON NUMUNESİ AKSARAYLI PRENS MÜŞTAK İstanbul’un son efendi kabadayılarından Müştak Tüzünsü (nam-ı diğer Prens Müştak), külhanbeylik ile kabadayılığın arasındaki çizgiyi en iyi belirleyenlerdendi. Şöyle ki... Ceket omuzdan iğneyle tutturulmuş, başındaki kalıpsız fes de otuz beş’e bir çeyrek yanlamış olanlardan değil, delikanlılığı erkân-ı harp derecesinde ikmal etmiş bir kabadayıydı o... Prens Müştak hakkında ciddi ve derinlemesine bir sosyolojik araştırma yapılmalı. Yapılmalı ki zamane bıçkınları da bitirimlikle yiğitlik arasındaki hattın ayrımına varabilsinler. Akademik bilgi birikimim bu türde bir araştırmaya yeterli olmadığı için, sadece onunla alakalı bir-iki anekdot nakletmekle yetineceğim bu yazımda... Şaşmaz ve Değişmez Değerleri Vardı Evet, şaşmaz ve değişmez, hatta değiştirilmesi üzerine teklif edilmesini dahi kabullenemediği değerleri vardı Müştak Amca’nın (ne büyük bir onurdur ki ona bu şekilde seslenebilen üç-beş kişiden biriydim). Mesela, müddet-i ömründe sadece filtresiz “İstanbul Bafrası” içti sigara olarak: akşamları da -illa ki dostlarıyla- bir yetmişlik “Yeni Rakı”! “Aslan sütü”nü, mezeler eşliğinde öyle bir keyifle ve masa muhabbetiyle sarmalayarak içerdi ki görselerdi eğer, zamanımızın “gurme”leri onun hareketlerindeki ahenge göre “Rakı İçme Sanatı” isimli kitaplar yayımlarlardı peşi peşine... Sanımca ve kanımca söylemeye gerek yoktur: Son kadehte dahi, harika “İstanbul Türkçesi”ne halel getirecek bir dil sürçmesine rastlayamazdınız onda... Harama Uçkur Çözmedi! Bulunduğu konum gereği -bir zamanlar İstanbul’da baş’a güreştiği söylenir- gece âleminde çokça zaman öldürürdü. Bu konuda sadece, Fahrettin Aslan’ın (o masadan kalkıp geceye son noktayı koyduğunda), tüm personelini Prens’i selametlemek için kapıya dizdiğini söylemekle yetineyim... Gecelerini eğlence mekânlarında geçirmesine karşın (vakit buldukça eğlence âleminde hanımıyla beraber olmaktan da imtina etmezdi gerçi ya), evliliği müddetince harama uçkur çözmediğini duyduğumda pek şaşırmıştım doğrusu. Bu durumun doğruluğunu teyit edecek bir kişi vardı elbette: O da kendisi. Uygun bir zemin yoklayıp duyduğumun doğru olup olmadığını sorduğumdaki yüz ifadesini şimdiki gibi hatırlıyorum: Başını yuları kaldırdı ve “Bak Kemalim” dedi, “Bu âlemde en zor iş, kadınlardan uzak kalabilmektir; ama ben karımı, sadece bana iki güzel evlat verdiği için değil, sadece “O” olduğu için de çok severim. Ona karşı boynumun bükük olmasına; yani, yalanım belli olmasın diye ondan yüzümü kaçırmaya katlanamam! Ayrıca, bu âlemde kim mandepsiye bastıysa, mutlaka hadisede -alet edilmiş- bir kadın olmuştur. İnanmaz bir yüz ifadesi takınmış olmalıyım ki beni ikna edebilmek için (hiçbir mecburiyeti yok aslında) başından geçen bir hadiseyi naklediverdi. Söz şimdi Prens Müştak’ta: Sen de tanırsın, Mevlanakapılı Faruk yakın arkadaşımdır. Vakti zamanında, onunla beraber bir mahpus ziyaretine gitmiştik, Eskişehir’e. Ziyareti yaptık ve mahpuslar için getirdiğimiz nevaleyi başgardiyana teslim ettikten sonra da, “Geç oldu, bari bu akşam burada kalalım.” diye düşündük. Neyse... Akşam yedik-içtik ve yatmak için otele geçtik. Bizim Faruk, çok muzip bir adamdır ve benim harama uçkur çözmememe de takıntılıdır bir inceden... Tam soyundum yatacağım, kapı vuruldu. Kalktım açtım ve o da ne! Hoş bir kadın, geceliğiyle içeriye girmeye çalışıyor. “N’oluyoruz kızım derdin ne!” filan demeden, göz süzmeye ve bana iç gıcıklayıcı şeyler söylemeye başladı. Maşallah, Allah da özene bezene yaratmış doğrusu. Baktım, işin sonu iyi değil; neredeyse fiiliyatı bozacağım! Bir Şeyler Yapmak Lazım! Bir şeyler uydurmam ve bu sakat durumdan kurtulmam lazım. Ama ne? Hemen kafamda bir ışık yandı: Güzeli odama gönderen Faruk’tu! Bana yeminimi bozduracak ve sonra da dalgasını geçecekti aklı sıra... “Gel kızım, otur bakayım şu divana.” dedim. Sonra da ona, öyle bir kurt masalı okudum ki Faruk yıllarca anlattı bu mevzuu millete: bak sen bile duymuşsun. Güya, seneler evvel bir silahlı saldırıda vurulmuşum (e bu âlemde sıkça rastlanan olaylardır bunlar, inandı elbette!) ve ondan sonra da erkeklik kuvvetimi yitirmişim?! Bu durumu herkesten gizlemişim; ama bizim Mevlanakapılı -hadiseyi bilen tek kişi olduğu için- bu eksikliğimi sürekli sarakaya almaya çalışırmış, filan... Ah o güzel kadın bir hislendi, bir hislendi anlatamam. Ağlaya ağlaya terk etti odayı! Bir taraftan da söyleniyor: “Faruk abi insanlık mı bu yaptığınız şimdi; hem de beni alet ederek!” diye. O çıkınca, kapıyı güzelce kilitledim ve derin bir “Ooh!” çektim. Az kalsın... Allah saklasın yemin boşa çıkacaktı! Sabah kahvaltıya indiğimde bir de ne göreyim: Otelin lobisinde kıyamet kopuyor! Bizim Faruk, bir yandan basıyor tokadı kadına, öte yandan da “Ulan seni de mi aldattı! Söylemedim mi ben sana: Prens kabadayı olmasaydı tiyatrocu olurdu, diye; söylemedim mi ha!” Ben büyük bir badire atlatmıştım; ama kızcağızın hali de içler acısıydı... Üzüldüm doğrusu...
» 2 Yorumlar
1Yorum de Perşembe, 17 Ocak 2008 19:11
sen rüzgar faık ve ahmet kaptanı tanırsan ancak müştak abiyi anlatabilirsin
2"sen anlat" de Cumartesi, 19 Ocak 2008 07:57
aksaraylı rüzgar faik ve ahmet kaptanı tanıyorsan müştak abiyi sen anlat ozaman.
» Yorumu Gönder
|