|
Evvela enteresan bir bilgi: Osmanlı ailesi, modern zamanlarda/günümüzde olduğu gibi “sabah, öğle ve akşam” olarak üç kez değil; “kuşluk ve akşam” olmak üzere günde iki kez yemek yerdi. Baba sofranın merkezi olur, hayattaysalar büyükanne ve büyükbaba da babanın iki yanına otururdu. Anne de yardım etmek amacıyla çocuklarının arasında... Yere serilen sofra örtüsünün üstüne, nihale (çoklukla altı ayaklı olur) konurdu; onun üstüne de büyük bir yemek sinisi. Sininin çevresine sıralanan kaşıklar, yemeğe başlama vaktinin geldiğini haber verirdi. Sininin çevresine minderler dizilir, sofraya oturanlar sağ kolları sofaya dönük olarak -minderlere- hafif çapraz şekilde otururlardı. Sürahi, nihalenin yanında; ama sofra örtüsünün üstüne konurdu. İlk yemek genelde çorba olurdu ve çorba büyükçe bir bakır kâse içinde gelirdi sofraya. Baba, seslice bir besmele çeker ve yemek de böylece başlamış olurdu. Sofralara Saygı ve Terbiye Hâkimdi Osmanlı aile sofralarında yemek sırasında pek konuşulmaz, yüksek sesle de gülünmezdi. Ağız, kesinlikle şapırdatılmaz; ekmek ısırılarak yenmezdi. Yemeği beğenmeyen/sevmeyen biri varsa bile bunu açıklamazdı. Mesela, sofrada su içmek isteyen olursa, suyu bardağa gençlerden biri koyardı. İşin güzel ve ince tarafı ise, su isteyen kişinin suyunu içtiği süre boyunca sofradakilerin beklemesi, yemek yememesiydi. Su içenin yemek hakkı da böyle zarif bir şekilde korunurdu. Bu sofralarda çatal ve bıçak olmaz; yemekler aynı kaptan yenirdi. Sofra töresi, ancak Tanzimat’la birlikte değişmeye başlamış ve herkes tabağına konulan yemeği çatal ve bıçak kullanarak yemeğe zamanla alışmıştır. Çorbadan sonra, yanında pilav olmak kaydıyla et yemeklerinden biri gelirdi. Ardından, soğuk olarak hazırlanmış bir yemek ya da küçük tepsi bir börek misafir edilirdi sofraya. Son olarak da tatlılar ya da meyvelerden hazırlanmış büyükçe bir tabak... Yemek sonunda, baba tarafından yüksek sesle şükür duası edilir; duanın ardından herkes tuzluktan bir tutam tuz alarak ağzına atar ve yemeği pişirene, “Anne elinize sağlık”, “Çok güzel olmuş” gibi bir teşekkür sözü söylerdi. Evin yetişmiş genç kızı büyüklere kahve yapmak üzere mutfağa geçtiğinde, büyükanneler/babalar otururken sofradan kalkanlar; sırasına göre, sofrayı toplar ve mutfağa götürürler. Bu iş yapılırken de yerde ekmek kırıntısı kalmaması için çok dikkatli davranılırdı. Eski Devirde “Hijyen” Anlayışı Eski zamanlarda, ortaya konulan ortak bir tastan/kaptan çorba içilmesini yadırgayanlarımız çoktur. Günümüz hijyen kurallarını düşündüğümde, ilk gençlik yıllarımda benim de garibime giderdi doğrusu. Ta ki Süheyl Ünver’den nakledilen bir anekdotu okuyana dek... Sizinle de paylaşayım: “Çorba kaşığı, göğse paralel olarak tutulur; kaşık ortadaki çorba tasına dışa bakan kısmıyla daldırılır; ama kaşığa alınan çorba, kaşığın içe bakan kısmıyla içilirdi. Böylece, kaşığın ağza değen kısmı tastaki çorbaya temas etmemiş olurdu!” Bu ne hoş bir inceliktir değil mi? Alın size, hijyense hijyen!
» 2 Yorumlar
1"İnce Nüktelerle Anlatım" de Çarşamba, 22 Ekim 2008 05:47
Yazılarınızı zevkle okuyorum. Aralara serpiştirmiş olduğunuz ve kimseyi kırmayan incitmeyen nüktelerede hayran kalıyorum. Bildiğim şeyleri tekrar gözden geçirip yeniden öğreniyorum. Kaleminiz dayim olsun, Baki selamlar.
2"Eline, diline sağlık...." de Çarşamba, 22 Ekim 2008 06:56
Nerdeyse unuttuğumuz bir aile sofrası geleneğini hatırlattığın için teşekkürler. Çocukluğumuzda yaşadığımız ve gençlik yıllarımızda da devam eden bu geleneğin bizlere çok şeyler kazandırdığını şimdi daha iyi anlıyorum. İnsanda, bir ölçüde paylaşım alışkanlığını kazandırması bile ayrı bir güzellikti. Nerde o eski sofralar....
» Yorumu Gönder
|